Havadis16.com - 21 Kasım 2017, Salı

Aykırı edebiyatın en büyük temsilcisi Charles Bukowski

3 Şubat 2014
Aykırı edebiyatın en büyük temsilcisi Charles Bukowski için yorumlar kapalı
Aykırı edebiyatın en büyük temsilcisi Charles Bukowski

 

 

 

 

“Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul bir adam değilim.. 

Kötü adamı sevdim ben, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kravatlı adamlardan hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, düşleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları…”

 

 

AYKIRI EDEBİYATIN EN BÜYÜK TEMSİLCİSİ

 

CHARLES BUKOWSKİ

 

Hiç olmak istiyordu.

Sadece bir hiç…

Eserlerinde bol bol alkol, uyuşturucu ve cinsellik vardı.

Serserilik ve sorumsuzluğa övgüler düzüyor, pille çalışan beyaz yakılılara ve kendisinden hassetmeyen solculara savaş açıyordu.

Akademik çevreler onu ya görmezden geldi ya da küçümsedi.

Eserlerini eleştiren onlarca kitap yayınlanlandı.

Çocukluğunun kapanmayan yaralarıydı eserlerine yön veren.

İşte bu yüzden dünyadaki tüm tutunamayanların fenomeni oldu.

 

***

Amerikan Ordusu’nun bir çavuşu, Polonya asıllı Heinrich Karl Bukowski, I. Dünya Savaşı sonrasında görev icabı Almanya’ya gider ve orada tanıştığı Katharina ile evlenir. 16 Ağustos 1920 günü bir oğulları olur, onun adını da Heinrich koyarlar. Genç çift 1923 yılında Amerika’ya yerleşir. Önce Baltimore, ardından Los Angeles’te kendisine bir gelecek arayan Heinrich, oğluna dünyanın kaç bucak olduğunu öğretmeye kararlıdır. Nitekim, adını önce Henry ardından Charles olarak değiştiren Bukowski, sert, acımasız, isyankâr dilinin altında, altı yıl boyunca haftada üç kez babasından yediği dayakların yattığını itiraf edecektir.

 

BULAŞIKCILIK YAPAR MEZBAHALARDA ÇALIŞIR

 

Los Angeles şehrinin kenar mahallerinde büyüyen, içine kapanık, utangaç genç, iki yıllık gazetecilik ve yazarlık eğitiminden sonra New York’ta tutunmaya çalışır. Yazar olma hayallerinin kolay kolay gerçekleşemeyeceğini zor yoldan öğrenen Charles, yeniden Batı’ya döner ve içkinin merhametine sığınır. On yıl sonra ölümcül bir mide kanaması geçirince içkinin bir melek, bir kurtarıcı olmadığını anlayacak, ancak bağımlılığı devam edecektir. Bukowski bulaşık yıkar, kamyon sürer, bekçilik yapar, fabrikalarda, mezbahalarda çalışır.

 

DÜZENLİ İŞ BULUP POSTACI OLUR

 

Mutsuzluğunu, umutsuzluğunu, kazandığı her kuruşu barlarda içkiye harcayarak unutmaya çalışır. Sonra nispeten daha düzenli bir iş bulur, postacı olur. Yine de işinden nefret eder, istifa eder, ardından özür dileyip yine aynı göreve dönmek için mücadele eder.

 

 

 

ŞİİRE TUTUNUR

 

Kadınların yüzüne bakmadığı, beş parasız bir adamdır. İçini kavuran ateş onu yeniden şiir yazmaya iter. Ve bir gün karşısına Black Sparrow – Siyah Serçe adlı az satan bir derginin sahibi olan John Martin çıkar. John, Bukowski’nin şiirlerindeki öfkeyi, isyanı fark eder ve tüm şiirlerini yayınlamaya başlar. Postanede çalışmaya devam eden, ancak bu sefer barlara takılmak yerine geceleri evine kapanıp sarhoş halde şiirlerini kusan Bukowski, aslında edebiyat dünyasında bambaşka bir tarz yaratmaktadır.

 

O DA SOLCULARI SEVMEZ

 

 

Elli üç yaşında, henüz şiir dünyasında adını yeni duyurmaya başladığı günlerde ilk söyleşisini yapar ve kendisinin dünyadan gizlenen bir keşiş olduğunu iddia eder. Daha sonraki yıllarda “solcular da sizden hoşlanmıyor ama” diye itiraz eden bir muhabire, “Amerika’daki solculardan bahsediyorsanız onlar tuzu kuru tiplerdir. Tek dertleri daha iyi bir iş bulmak ya da esrar çekmek… Arabalarına yeni lastik almak, kokain bulmak ve diskoteğe kapağı atmaktan başka derdi olmayan slogan çocukları. Medya onlara olmadık payeler yüklüyor. Aslında hayat mücadelesi nedir bilmeyen tiplerden bahsediyoruz burada” diye cevap verir.

 

 

İLK ROMANI POSTACI

 

Postanedeki görevinden son kez istifa eden Bukowski’nin ilk romanı tam on yıl sonra Post Office – Postacı (1971) adıyla yayınlanır. Bu eseri sırasıyla Factatum (1975), Women – Kadınlar (1978), Ham on Rye – Ekmek Arası (1982), Hollywood (1989) ve Pulp (1994) takip eder. Tüm eserleri Türkçeye çevrilmiştir.

 

MEZAR TAŞINA “DENEMEYİN” YAZILDI

 

Genelde kadınlarla uzun ilişkiler kuramayan ünlü şair altmış altı yaşında Linda Blair ile tanışır. Geri kalan ömrünü Linda ile geçiren çılgın adam, bu son sevgilisiyle 1985 yılında evlenir ve San Petro Kaliforniya’da kan kanserinden ölünceye kadar onunla evli kalır. Ölüm töreni Budist rahipler tarafından yönetilir Yazarın mezar taşına “Denemeyin” yazılır. Eşi Linda’ya göre bunun anlamı şudur:

“Eğer tüm zamanınızı deneyerek harcıyorsanız, tek yaptığınız denemek demektir. Bu yüzden denemeyin, sadece yapın.”

 

Şiirlerinde, öykülerinde, romanlarında daima kural tanımazlığı, boş vermişliği, şiddeti ön plana çıkaran, aylakları, kaybedenleri sürekli kutsayan Bukowski’nin gerçekte yaşamı boyunca en çok eser veren yazarlardan, şairlerden biri olması ve kendini insanüstü disiplinli, titiz ve özverili bir çalışmayla işine vakfetmesi adeta ironik bir tablo oluşturur.

 

AKADEMİK ÇEVRELER ONU HİÇ TUTMADI

 

Eleştirmenler, Bukowski’nin yapıtlarının erkeklerin fantazilerinin detaylı bir tasviri olduğunu düşünüyordu. çünkü yazar, eserlerinde her zaman sorumsuz, özgür ve serseriydi. Ölümünden sonra da hayatı ve eserleri hakkında birçok eleştiri kitabı basıldı. Alkol problemi olan ve hayattan hoşnutsuz birçok insan için bir rol modeli olsa da, Bukowski akademik çevrelerden hiçbir zaman yeterli ilgiyi göremedi. Ancak Bukowski hakkında onlarca eleştirel kitap yayınlandı.

 

BELGESEL VE FİLMLERE KONU OLDU

 

ECCO Yayınevi, halen yazarın küçük çaplı dergilerde çıkan hikayelerini kitap halinde yayınlamakta. Eşi Linda, yazarın arşivini 2006 yılında Huntington Kütüphanesi’ne bağışladı. Bukowski’nin hayatının anlatıldığı ya da kitaplarından uyarlanan belgesel ve filmler ise şöyle: “Bukowski” (1973), “Tales of Ordinary Madness” (1981), Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in rol aldığı 1987 yapımı “Barfly” (Bukowski’nin Hollywood adlı romanında bu filmin çekimleri anlatılmaktadır), Belçika yapımı “Crazy Love” (1987), “Cold Moon” (1988), Bono, Tom Waits, Sean Penn gibi Bukowski hayranı ünlülerin yer aldığı “Bukowski: Born Into This” (2004), Yunanistan yapımı “Social Dinner” (2004), aynı adlı romanından uyarlanan ve Matt Dillon’un oynadığı “Factotum” (2004) ve “Bring Me Your Love” (2006).

 

LOS ANGELES HAYRANIYDI

 

Bukowski’nin bir yazar olarak kullandığı favori öğelerden biri Los Angeles’tı. Bu şehri ne kadar çok sevdiğini birçok röportajında tekrar tekrar dile getirmiş, ruhen her zaman orada olacağını söylemişti. John Fante, Fyodor Dostoyevsky, Anton Chekhov, Ernest Hemingway, yazarın etkilendiği isimlerdi.

Bukowski, kitaplarında kendisi için Henry Chinaski ismini kullanır. Eserlerinde alkol, uyuşturucu, seks ve sefil hayatlardan bahseder. Bazen olağandışı öğeleri kullanır. Çoğunlukla kendi hayatından kesitler sunar ve bunu her zaman keskin ve süssüz cümleler kullanarak yapar. Geniş bir hayalgücüne ve ufka sahiptir. Başlıca tutkuları at yarışı, kadınlar ve alkoldür.

 

SARTRE ONU EN İYİ ŞAİR İLAN ETTİ

 

Sean Penn, 1995 yapımı “The Crossing Guard” adlı filmini yazara ithaf etmiş ve onu çok özlediğini söylemiştir. Jean Genet ve Jean-Paul Sartre, Bukowski’yi “Amerika’nın en iyi şairi” olarak tasvir eder.

 

ESERLERİ

 

Bukowski’nin şiir ve öykülerinden oluşan toplam 45 kitap bulunmaktadır. Pek çok dile çevirisi olan yazıları birçok dergide de yayımlanmış olan yazarın kitaplarının çevirisi Avi Pardo’ya aittir.

.Kadınlar

Yazarın hayatına giren kadınlardan bahsettiği kült olmuş kitabıdır.

  • Sıcak Su Müziği
  • Bir Tek Ben miyim Böyle Yaşayan
  • Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi (2 Cilt)
  • Kapalı Bir Kapıdır Cehennem
  • Gülün Gölgesinde
  • Postane (roman)

Bir dönem çalıştığı postaneden ayrıldıktan sonra yazdığı ilk kitabıdır.

  • Pis Moruğun Notları
  • Sevimli Bir Aşk Hikayesi
  • Sıradan Delilik Öyküleri
  • Kendimizde Açtığımız Yaralar
  • Sarhoş Çal Piyanoyu, Vurmalı Çalgı Gibi, Parmaklar Biraz Kanamaya Başlayana Dek

Ülkemizde ismi duyulmuş bir şiir kitabıdır. Özgün şiir tarzı ile dikkat çeker.

  • Pansiyon Manzumeleri
  • Gece Çılgın Ayak Sesleriyle Yırtıldı
  • Ölüler Böyle Sever
  • Shakespeare Bunu Asla Yapmazdı

Doğum yeri olan Almanya’ya yaptığı ziyaretini düz yazı ve şiirlerle hatta resimlerle anlattığı kitabıdır.

  • Güneşe Uzan

Bukowski’nin 9 Mart 1994’teki ölümüne kadar yazmış olduğu mektupları içerir.

  • En Kısa Andır Mucize
  • Güneş İşte Burdayım
  • Kimse Bilmez Ne Çektiğimi
  • Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
  • Pulp
  • Factotum

Evden kaçtığı dönemde ki hayatını anlattığı kült eserlerinden birisidir. Kendini en iyi anlattığı kitaplarındandır.

  • Ekmek Arası

Çocukluğu, lise yıllarını, ailesini vesaireyi anlattığı kült eserlerinden birisidir.

  • Kaybedenin Önde Gideni
  • Bana Aşkını Getir
  • En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür
  • Hollywood

 

 

Bukowski’nin “Özgürlük Bildirgesi”

 

1969 yılında, yayıncı John Martin, Charles Bukowski’ye ömrünün sonuna kadar her ay 100 dolar ödemeyi teklif etti. Tek bir şartı vardı: Postanedeki işini bırakacak ve bir yazar olacaktı. 49 yaşındaki Bukowski bu teklifi kabul etti ve 1971 yılında ilk kitabı Postane, Martin’in Black Sparrow Press yayınevinden çıktı.
15 yıl sonra Bukowski Martin’e, tam zamanlı bir işe sahip olmamanın nasıl bir his olduğunu anlattığı aşağıdaki mektubu yazdı.

 

 

“ 8-12-86

Merhaba John,

Mektubun için teşekkür ederim. Sanırım bazen insanın nereden geldiğini hatırlaması çok da canını yakmıyor. Nerelerden geldiğimi iyi biliyorsun. Bir şeyler yazmaya ya da film çekmeye çalışan insanlar bunu doğru düzgün anlatmayı beceremiyor. “9’dan 5’e” deyip işin içinden çıkıyorlar. Hiçbir zaman 9’dan 5’e değildir, oralarda öğle tatili yoktur, hatta işten atılmamak için çoğu yemek arası bile vermez. Bir de fazla MESAİ vardır ki kitapların çoğu fazla mesaiyi doğru düzgün anlatmayı beceremez ve bundan şikayetçiysen senin yerini dolduracak bir enayi daima bulunur.
En acıtanı da, sırf daha beterinden korktukları için, çalışmak istemedikleri işlerini kaybetmeme uğruna verdikleri insanlıkdışı mücadele. İnsanlar kolayca harcanıyor. Korku dolu ve itaatkâr bedenler. Gözlerinin feri sönmüş. Sesleri çirkinleşmiş. Bedenleri de. Saçları. Tırnakları. Ayakkabıları. Yaptıkları her şey.
Gençken insanların böylesi koşullara hayatlarını adadıklarına inanamıyordum. Yaşını başını almış biri olarak hâlâ aklım ermiyor. Bunu niçin yapıyorlar? Seks? Televizyon? Taksitle bir araba satın almak için mi? Yahut çocukları? Aynı hayatı yeniden yaşayacak çocukları için mi?
Bir zamanlar, işten işe koşturduğum vakitlerde, mesai arkadaşlarımla konuşacak kadar budalaydım: “Hey, patron her an gelebilir ve hepimizin işine pat diye anında son verebilir, bunun farkında değil misiniz?”
Öylece bakarlardı, çünkü akıllarına getirmek istemedikleri şeyleri söylüyordum onlara.
Bugünlerde büyük işten çıkarmalar gerçekleşiyor (çelik fabikaları öldü, teknolojik gelişmeler insana olan ihtiyacı azalttı). Yüz binlercesini kapı önüne koydular ve atılanlar serseme döndü:
“Bu işe 35 yılımı verdim…”
“Böyle olmamalıydı…”
“Ne yapacağımı bilmiyorum…”
Kölelere asla özgür olacakları kadar ödeme yapmazlar. Sadece hayatta kalmalarına yetecek kadarını verirler ki çalışmaya devam etsinler. Bunların hepsini görebiliyorum. Onlar niye göremiyor? Baktım parktaki banklar fena değil yahut bir bar taburesine tüneyip bar kuşu da olunabilir… Onlar beni yollamadan neden önce davranıp da gitmeyeyim oraya? Ne diye bekleyeyim?
Tüm bunları tiksinerek yazdım ama yine de içimden atmak beni rahatlattı. Ve şimdi buradayım, sözde profesyonel bir yazarım artık. Ve hayatımın ilk elli yılını verdikten sonra farkettim ki, bu sistemin de ötesinde çirkinlikler mevcut.
Bir aydınlatma şirketinde çalıştığım dönemde, iş arkadaşlarımdan birinin durduk yerde, “Asla özgür olamayacağım!” dediğini hatırlıyorum.
O sırada patronlardan biri (adı Morrie’ydi) yanımızdan geçiyordu ve bunu duyunca müthiş bir kahkaha patlattı. Çalışanının ömrünün sonuna dek burada tutsak kalacak olması onu eğlendirmişti.
Ne denli uzun sürmüş olsa da sonunda o yerlerden kurtulmuş olmak beni keyiflendiriyor. İşte sonunda bu yerlerden kaçma şansını elde etmiş olmak, ne kadar uzun sürmüş olur olsun hiç fark etmez, bana bir tür hazzı, bir mucizenin sağlayabileceği baş döndürücü bir hazzı tattırdı. Artık yaşlı bir zihin ve yaşlı bir bedenden, çoğu insanın böyle bir şeyi sürdürmeyi aklından bir kereliğine de olsa geçireceği bir zamanın çok ötesinden yazıyorum, fakat bu kadar geç başladığım için devam ettirmeyi kendime bir borç biliyorum ve sözcükler teklemeye başladığı, merdivenleri yardım almadan çıkamadığım ve artık bir mavi kuşu kağıt tutacağından ayıramadığım bir zaman geldiğinde hissediyorum ki içimde bir şeyler cinayet, hengame ve ölesiye çalışmaktan sıyırıp en azından ölmenin cömert bir haline nasıl da vardığımı hatırlayacak (kafam ne kadar bulanmış olursa olsun).
İnsanın hayatını bütünüyle harcatmamış olması önemli bir hasletmiş demek ki, kendimden biliyorum.
Senin çocuk,
Hank “

 

 

 Bukowski’den…

 

“Demokrasilerde önce oyunuzu kullanırsınız sonra emrederler, diktatörlükte oy kullanmanıza gerek kalmaz.”

 

“Dünyanın asıl sorunu, akıllı insanlar şüphe duyarken aptalların son derece kendinden emin olabilmesidir.”

 

“Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar. Ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar. Ve sırf dardı diye kafalar, düşünmeyi bırakıp sevmeyi denedik, Sarılmak yakar bizi deyip aşkı hep, uzaktan sevdik.”

 

“Afrika’ya ilaç göndermeye karar vermiştik; fakat hepsinin üzerinde tok karnına yazıyordu.”

 

“Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum… Repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok… Yine de çıkamıyoruz filmin içinden! Ve film kötü.”

 

“Ben bir Charles Bukowski modası olduğunun farkında değilim. Yalnız yaşayan biriyim, kalabalıktan hoşlanmam; bu tür tuzaklara düşmeyecek kadar yaşlı, kuşkucu ve çakalım. Bu iki haftada yaptığım üçüncü söyleşi, ama ben buna modadan ziyade matematiksel bir tuhaflık olarak bakıyorum. Umarım hiçbir zaman moda olmam. Moda olmak lanetlenmek demektir. Bende ya da yaptığım işte bir tuhaflık var demektir. Sanıyorum 46 yaşında, 11 yıl boyunca sessizce çalıştıktan sonra böyle bir şeyden endişe etmeme gerek yok. Tanrılar benimledir umarım. Benimle olduklarını düşünüyorum.”

 

“Bir keresinde adamın birinden Şhakespeare sevmediğimi yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun ve öfke dolu bir mektup almıştım. Gençler bana kanıp Şhakespeare okuma zahmetine bile girmeyeceklerdi. Böyle bir konum almaya hakkım yoktu. Sayfalarca bunu söyletip durmuştu. Cevaplamadım. Ama burda cevaplayacağım. ….. git lan. Ben Tolstoy da sevmem.”

 

 “Dünyanın asıl sorunu, akıllı insanlar şüphe duyarken aptalların son derece kendinden emin olabilmesidir.”

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.