Havadis16.com - 24 Kasım 2017, Cuma

Kayıhan Pala: “Emperyalizm Sağlıkta Türkiye’yi sömürüyor!”

26 Mart 2013
Kayıhan Pala: “Emperyalizm Sağlıkta Türkiye’yi sömürüyor!” için yorumlar kapalı
Kayıhan Pala: “Emperyalizm Sağlıkta Türkiye’yi sömürüyor!”

Tabip Odası Başkanı Dr. Kayıhan Pala ile yaptığımız söyleşi, adına “Dönüşüm” denilen sistemin gerçekte ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini bütün netliğiyle ortaya koyuyor.

Pala’nın işaret ettiği tabloya göre, “Dönüşüm adı altındaki bu yeni sistemle, yabancı sermayeye, inşaat şirketlerine ve bankalara Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir kaynak aktarımı yapılıyor!

Kamu sağlıktan elini çekiyor!

Özel sektör nemelanıyor!

Ve böylece, sosyal devlet ilkesinin en önemli ve vazgeçilmez unsuru olan sağlık hizmeti baştan aşağı yalan oluyor!”

Özetlersek nedir durum?

“Emperyalizmin sağlıkta Türkiye’yi sömürmesidir!”

Cümleten geçmiş olsun…

 

 

 

* Türkiye’deki sağlık sistemi nereye gidiyor?

Türkiye’deki sağlık sistemi bildiğiniz gibi 2003 yılında mevcut Hükümet’in Sağlık Bakanlığı tarafından “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adıyla duyuruldu ve köklü reformlardan geçti.

Reformların en temel iddiası, o zamanki Sağlık Bakanı tarafından şöyle dillendiriliyordu; “Birincisi, biz toplumun sağlık alanındaki memnuniyetini yükselteceğiz. İkincisi, sağlık hizmetlerinde kaliteyi arttıracağız. Üçüncüsüyse, sağlık hizmetine erişemeyen insanların sıkıntısı bu ülkenin gündeminden çıkacak.”

Sağlık Bakanı böyle söyleyince toplumun büyük kesiminden olumlu tepkiler aldı. Çünkü söylediklerinin tümü hepimizin uzun zamandır beklediği kavramlardı. Ben bunu böyle yapacağım diyen birisine, o günkü Türkiye koşullarında, “Bir dakika, bunu nasıl böyle yapacaksın?” Diye sormak pek mümkün olmadı. Gerçi biz sorduk. Çünkü yıllardır sorunları sadece görünen yüzleriyle değil, arka planlarıyla da gündeme getirmeye çalışıyorduk.

2003’te bu program duyurulunca Sağlık Bakanlığı çok doğru işler yaptı başlangıçta. Örneğin, bu ülkede yoksul, dezavantajlı, yeşil kartlı yurttaşların sağlık hizmetlerine erişimiyle ilgili ciddi sıkıntılar vardı. Yani yeşil kartları vardı ama sadece sağlık ocağına gidebiliyorlardı. Sağlık ocağında yazılan reçeteleri bile alamıyorlardı. Reçeteyi alabilirlerse, ya da bir şekilde kamu hastanesine yatma şansı bulurlarsa, operasyon sırasında ihtiyaç duyulan tıbbi malzemeyi almak için ya kaymakamlıkların farklı kollarına gidiyorlardı, ya da başka kaynaklardan kendilerine bir şeyler bulmaya çalışıyorlardı. Dolayısıyla ciddi bir sıkıntı vardı ve bizde bunu eleştiriyorduk. O zaman Hükümet, yeşil kartlıların yararlanabileceği sağlık hizmetleri alanını genişletti. Yalnızca başvuruyu sağlık ocaklarıyla sınırlamadı. Devlet hastanesinden tıp fakültesine kadar başvuru imkanı tanıdı ve başvuru sırasında ihtiyaç duyulan ilaç , tıbbi malzeme gibi giderleri Sağlık Bakanlığı kendi bütçesinden karşıladı. Dolayısıyla bu, sayıları 10 milyonu bulan insanlar açısından güzel bir şey. İkinci olarak hükümet şöyle bir şey yaptı: SSK mensupları, SSK hastaneleri dışında bir yerden yararlanamıyorlardı. Hükümet dedi ki,  “Kamunun bütün olanaklarını düzeltiyorum.” Bu da zaten bizim yıllardır istediğimiz bir şeydi. Çünkü SSK’lı bir yurttaş, sağlık ocağına gidip bir reçete yazdırdığında, o reçeteyi alma hakkından bile yoksundu. Bunun üstüne bütün SSK’lılar için başka bir şey daha yaptı. Eskiden SSK’lılar, SSK hastanesine gidip yalnızca SSK hastanesindeki eczanesinden ilaçlarını alabiliyorlardı. Sürünüyorlardı! Saatlerce kuyruk vardı. Bakanlık dedi ki, “Bir dakika! Ben size diğer eczaneleri de açacağım.” Bu da mevcut haliyle bile alkışlanacak bir tutumdu. Bunlar zaten bizim 90’lardan beri yapılması gerektiğini söylediğimiz şeylerdi. Bakanlık da bunları, sağlık reformu uygulayabilmek için değil, halkın memnuniyetini büyük ölçüde arttırabilmek için yaptı. Yalnız bunları yaparken bazı sorunlar da yaşattı.

* Ne gibi?

İki büyük sorun ortaya çıktı. Birincisi, yeşil kartlıların standartlarını yükseltirken, o dönemdeki emekli sandığı mensuplarının standartlarını düşürdü. Ve bakın bugün sağlıkta reform programı hakkında araştırmalar yapılınca görülüyor ki, emekli sandığı mensuplarında memnuniyetsizlik var. Emekli sandığı mensupları ihtiyaç duydukları malzemeye küçük bir katkı payı ile ulaşabilirken bugün daha yüksek katkı payı vermek zorunda. Ve yararlandıkları hizmetin sınırı daha genişken, bugün genel sağlık sigortası adı altındaki teminat paketinde ne varsa onu alabiliyor duruma düşmüş hissediyorlar.

İkincisi,  SSK’lılara diğer eczaneleri açarken Sağlık Bakanlığı, SSK’nın ilaç fabrikasını kapattı. Bu ülke çok ciddi bir ilaç fabrikası geleneğini yeni yeni oturtuyordu. Onu da özel bir ilaç markasından satın almıştı 80 li yıllarda. 2004’te fabrikayı kapattı. Kapatmadan önceki yıllarda yapılan çalışmalardan bir tanesini söyleyeyim size. SSK’lı bir ilaç ile eş değer bir ilaç arasında % 600 lere varan fiyat farkları vardı. İlaç fabrikasını kapatınca, özel sektörden % 600 lere varan farkla ilaçları almaya başladı. Dolayısıyla ilk günlerde sistemin biraz vatandaşın memnuniyetini arttıracak şekle dönüştürüldüğünü söylememiz mümkün .

* Dolayısıyla, AKP”nin bu kadar yüksek oy almasında uyguladığı sağlık politikasının rolü büyük.

Böyle olduğu söyleniyor ancak ben o zamanlarda bir şey dile getirmiştim. Fakat dile getirdiklerimiz ciddiye alınmadı. Ne zamana kadar? Eski Sağlık Bakanı’nı koltuğundan eden ekonomik gelişmeler olana kadar.

* Sağlık Bakanı’nı koltuğundan bunlar mı etti?

Ben bunun çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Hükümet’in en başarılı olduğu alan diye lanse edilen Bakanlık’tan, 10 yıldır savunucusu ve yürütücüsüyken birden bire alındı. Artık orada denizin bittiğini, bizim yıllardır söylediğimizin karşılarına çıkmaya başladığını görmeye başladılar. Neden? Sırf memnuniyet odaklı program yürüttü Bakanlık. Oysa sağlık hizmetlerinde memnuniyet dışında iki ayrı ögenin de ön plana alınması lazım. Bunlardan biri verimliliktir, ötekisi de hakkaniyet… Gelinen noktada verimlilik ve hakkaniyetle ilgili ciddi sorunlar var. Hakkaniyetle ilgili olanı söyleyeyim. Sağlık Bakanı, sağlıkla ilgili hizmete erişimde hiçbir sorun olmayacak diyordu. Ama bugün sayıları 15 milyona varan insan sağlık hizmetlerine bir defa bile başvuramıyor. Geri kalanı yılda 9 defa, 10 defa, 20 defaya kadar başvuruyor. Neden? Genel sağlık sigortası prim borçlusuysa eğer, ya da genel sağlık sigortası kapsamına bile giremiyorsa ulaşamıyor. Biliyorsunuz o kapsama girebilmek için 295 liradan az aylık geliriniz olduğunu kanıtlamanız gerekiyor. Atıyorum, 296 lira geliriniz var. O zaman ayda 30 lirayı aşan bir primi ödemediğiniz müddetçe bu sistemin içine girme şansınız yok! Dolayısıyla sağlık hizmetlerine erişimin ne kadar kötü durumda olduğunu tek başına acil servislere başvuru sayısı gösteriyor. Dünyada böyle bir rakam yok! Basit bir şey söyleyeyim size, bizim nüfusumuz kabaca 75 milyon… Acil servislere yılda 86 milyon insan başvuruyor. Dünyada kendi nüfusundan çok acil servis başvurusu alan benim bildiğim tek ülkeyiz! Birçok ülkeyi araştırdım böyle bir şey yok.

* En büyük sorunlardan biri de, normal şartlarda alınması gereken hizmetin acillerde alınıyor olması. Üstelik acil servislerdeki hizmetin ne kadar sağlıklı olduğu da meçhul!

Dünyanın hiçbir yerinde rutin hizmet acilde verilemez. Ama bizim vatandaşımız artık rutin hizmeti acilden alma beklentisiyle oraya gittiği için, o beklenti de karşılanamayınca, şiddet diye bir sorunda gündeme geliyor. Dolayısıyla ilk soruya şöyle devam edip bitireyim. Başlangıçta toplumun memnuniyetini yükseltmek için çoğu doğru olan adımlar da atıldı. Ancak o adımlar atılırken aslında sağlıkta reform denilen, gerçekte ise sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesine odaklanmış sistemin getirilmesi için bir zemin hazırlanıyordu. Biz bunu anlatamadık

* Siz en başından beri söylüyordunuz, biz de yazıyorduk ama demek ki hiç birimiz anlatamamışız. Bu reformun en büyük handikaplarından biri de sağlıktati özelleştrime. Yani kamunun sağlık hizmetinden çekilmesinin ileriye dönük sakıncaları…

İleriye dönük sakıncaları artık ileriye dönük olmaktan çıktı. Bakın, 2002 yılında Türkiye’de sağlık alanından toplanan toplam para 13-14 milyar Dolar’dı. Bugün bu para 50 milyar Dolar’ı aştı. Yani 3-4 kat daha fazla paranın aktığı bir sistem içirisindeyiz. Ve bu tamamen sağlık alanında bir piyasa yaratabilmek için yapıldı. Ben şimdi 2002 yılında olsam, bundan 10 yıl önce bu röportaj sırasında size desem ki; Bakın Özlem Hanım, eğer böyle giderse 10 yıl sonra şimdi devletin kamunun bizim cebimizden toplam olarak aktardığı paranın tamamından daha fazlasını 10 yıl sonra yalnızca cebimizden çıkarıp ödeyeceğiz. Siz bana inanır mıydınız?

* Afaki bulurdum.

Şimdi Sağlık Bakanlığı bunu kanıtlıyor. Şu anda yalnızca cebimizden kişi başına aktardığımız para 10 yıl önceki toplam paradan daha fazla. Dolayısıyla nasıl bir piyasalaşma içinde olduğumuzu anlamamız lazım. Bu kadar para aktardık sisteme, devlet bütçeden, biz cebimizden aktardık, gittik sigorta primi aktardık, yetmedi katkı payı olarak aktardık. Daha iyi sağlık hizmeti alıyor muyuz? Bunun böyle olmadığını görüyoruz. Bakan istifa ettikten 1 hafta 10 gün sonra kızamık vakaları açıklandı.

* Görevden alındı desek?..

Öyle diyelim. Sanırım Başbakan görevden alacaklarına bir istifa ettirme durumu da uyguluyormuş. Öyle söylentiler var. Ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama sonuçta bir şekilde görevi bıraktıktan sonra diyelim, kızamık olgu sayıları açıklandı. Hatırlarsanız, Sayın Recep Akdağ, çocuk sağlığı hastalıkları profesörüydü ve Türkiye’deki kızamık olgularını neredeyse sıfıra  indirmekle övünüyordu. 2011’deki kızamık sayısı, 2 ila 4 arasında gözüküyordu, bütün Türkiye’de kızamık yok denecek kadar azdı. Kendisi görevden ayrıldıktan sonra yapılan açıklamada, son 1 yılda kızamığın 1000 den fazla kayıtlı olgusunun olduğunu gösteriyor!  Bursa’da kızamık olduğu halde kayıtlara geçmediğini ben biliyorum. Meslektaşlarım anlattığı için.

* Nasıl kayıtlara geçmiyor?

Kayıtlara geçebilmesi çok kolay değil. Kayıtlara geçebilmesi için kan örneğinin alınıp Ankara’ya gönderilmesi, oradaki merkez labarotuvarın tanıyı doğrulaması gerekiyor. Eskiden bu tip vakalar hekim tanısıyla kayıtlara geçiyordu.

* Bir hekim kızamığı tespit edemez mi?

Hekimin tanıyı koyması yetmiyor. Laborotuvar kaynaklı doğrulanması gerekiyor. Bunu doğrulamadan kayıtlara geçmez.

* Kızamığa kızamık diyebilmek için Ankara’nın onayının gerekli kılınması, işi yokuşa sürmekten ve sağlıksız bir veri tabanı oluşturmaktan başka bir şey değil.

Maalesef laborotuvar onayı gerekiyor. Geçelim başka bir övündüğü noktaya. Bebek ölümlerini çok indirdik diyordu. Bursa’da da böyle bir polemik yaşanmıştı ama bırakın bizin yaptığımız araştırmaların sonuçlarını, bebek ölümlerini 1000’de 7 diye açıkladı Sağlık Bakanlığı… Aynı yıl Türkiye İstatislik Kurumu’nun kendi verisi (resmi kurumun) 1000’de 12 civarında. Dolayısıyla, %50’lik bir abartılı veri bildiriminin Bakanlık tarafından benimsendiğini görüyoruz. Şu 2011 istatistik yılllığıyla ilgili sorunları size anlatsam bu röportajın süresi yetmez! Tamamen bir propaganda dökümanı olmuş. Şimdi ne oluyor? Siz de yakından takip ediyorsunuzdur, ikinci kez aşı yaptığı için görevden alınanlar var.

* Küçücuk çocuklara aynı aşıyı bir ayda iki kere yapan alınsın tabi görevden!

Ben bunu neden alıyorlar anlamında söylemiyorum. Öyle bir panik havası var ki… Böyle bir panik havasına gerek yok aslında. İngiltere , İsviçre kızamığı çözememiş, Türkiye çözdü diye ortaya çıkmak bence doğru bir yaklaşım değil. Bu sayı 1000 olabilir, 2000 olabilir, önemli olan, bu konuda etkin bir mücadele yürütebiliyor muyuz? Bu mücadeleyle ilgili başımıza gelebilecekleri önceden tahmin edebiliyor muyuz? Buna ilişkin bir eylem planımız var mı? Bence olmadık verileri çok abartarak, program sanki çok başarılıymış gibi sunmanın bir manası yok. Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim, çok eleştirdiğimiz Türkiye İstatislikleri’nin Bursa yayınını görememekten rahatsızız. Yıllardır Bursa’da istatislik yayınlanmıyor. Zannediyorum en son 2000’li yılların başında yayınlandı. Her sene bunu gündeme getiriyoruz, daha önce web sayfalarında biraz yayınlıyorlardı ama bizim bebek ölümleri araştırmasından sonra Bursa’da hiçbir veriye erişim yok! Üzücü bir şey söyleyeyim size. Meslektaşınız iki gazeteci, biri yoğun bakım yataklarıyla ilgili, diğeri de toplam yatan hastalarla ilgili benim fikirlerimi almak istedi. Hiçbir fikrim yok. Çünkü rakam yok elimde. Onlar başvurup rakamları aldılar, o rakamları bana verdikten sonra yorum yapabildim. Biz Tabip Odası olarak her sene kaç defa başvuruda bulunuyoruz, daha bir defa bize gönderilmiş değil!

* Demekki sizi kale almıyorlar?

Öyle de denebilir. Bize başka seçenek kalmadı. Bilgi isteme kanununa başvuracağız. Bu hafta bir basın toplantısı düzenlemeyi düşünüyoruz ama verisizlikten bilgiyi nasıl paylaşabileceğimiz konusunda ciddi sıkıntılarımız var. Bence işi buraya düşürmemek lazım. Çok hazin! Çünkü öyle anlaşılıyor ki, sağlık yöneticilerinin kendine güvenleri yok! Bir şeyleri güvensizlikten açıklayamıyorlar diye düşünüyorum. Çünkü saydamlığın olmadığı yer güvensizliğin olduğu yer anlamına çok rahatlıkla gelir.

* Konu Bursa’ya gelmişken, bu kentin sağlık konusundaki sıkıntıları çok büyük. Yoğun bakım yatağı konusunda çok bahtsız bir il! Siz de ve ben de biliyoruz ki, bir çok insan yoğun bakım yatağı aranırken ambulanslarda hayatını kaybediyor!

Biz de basın mensuplarının elde ettiği veriler ışığında bir kestirimde bulunduk. Bursa kişi başına düşen yoğun bakım yatağı sıralamasında ülkenin gerisinde. Yalnızca Türkiye ortalamasını yakalaması için 100 tane yeni yoğun bakım yatağına ihtiyacı var.

* Ortalamayı yakalaması için?..

Ama siz Bursa’yı bölgede bir merkez olarak düşünürseniz, Türkiye’nin 4. büyük kenti olarak düşünürseniz, Yalova’dan, Kütahya’dan, Bilecik’ten, Balıkesir’den ve Çanakkale’den buraya insanlar daha nitelikli hizmet almak için, yahut yoğun bakımda yatabilmek için geliyorlar diye düşünürseniz. Ki öyle, o zaman bu 100 yatakla sınırlanmaması gereken bir gereksinimi dile getirmektedir. Ancak utanç verici olan şudur; Bırakın insanların dışarıdan gelip yoğun bakımda yatabilmesini, Bursa’dan hastalar yoğun bakım ihtiyaçları olduğunda başka illere gitmektedir. Bu gerçekten utanç vericidir! Ben bunu katıldığım her ortamda söylüyorum, bir şekilde Bursa ne son 10 yıldır, ne son 20 yıldır sağlık alanındaki kaynaklardan payını alamamaktadır. Burda bütün yönetici ve siyasetçilerin payı vardır! Hiç kimse kendini buradan kurtarmaya çalışmasın. Belki bizim de payımız vardır. Biz ancak bunları dile getirmekle görevimizi sınırlı tutabildik. Başka bir şey yapmak elimizden gelmedi ama gerçekten bugün ben Tabip Odası Başkanı olarak insanların sürekli yoğun bakım yatağı bulma talepleriyle karşı karşıya kalıyorum. İnanın artık bundan çok sıkıldım ve üzüntü duyuyorum.

* Çare?..

Şöyle söyleyeyim, Bursa’nın sorunu yoğun bakım yataklarıyla sınırlı değil. Devlet Hastanesi yatakları başta olmak üzere yatak sorunumuz var. Geçen yıllarda söylemiştim, hatırlayacaksınız planlama sorunu da var. Sağlık Bakanlığı Türkiye’de 10000 kişi başına düşen yatağı 29’a çıkartacağım diyor. Bursa’ya geldiğinde diyor ki, bu 24’e inecek! Ben bunun nedenini çok sordum fakat kimseden yanıt alamadım. Bakanlığın kendi kitabında böyle yazıyor. Ayrıca kapatılacak hastaneler var. Ne doğrulama, ne yalanlama kimse bir şey söylemiyor. Ancak bir yandan da şehir içindeki hastanelerin kapatılma hazırlığı olduğunu biliyoruz. Burada Yüksek Planlama Kurulu kararını da getirdim size. Bursa Entegre Hastanesi, şimdiki adıyla Şehir Hastanesi söz konusu olduğunda hangi yatakların kapatılacağına dair fikir yok ama bazı yatakların kapatılacağı ve bazı hastanelerin kapatılacağı çok açık. Yüksek Planlama Kurulu buna karar vermiş. Orada da hastanelerin adlarını saymışlar. Yüksek İhtisas, Çekirge Çocuk, Göz Hastalıkları Hastanesi, Onkoloji Hastanesi ayrıca Zübeyde Hanım Doğum Hastanesi’de kapatılacak!

* Nasıl yani, herkes özel hastanede mi doğuracak? Nasıl bir mantık bu?

Zaten insanlar özel hastanelere gitsin diye şehrin batısında, Nilüfer’de ikinci basamak bir kamu hastanesi yok. Bu konuda “Hastanemi istiyorum” diye eylemler de yapıldı ama ben daha maketini bile görmedim.

* Ben de görmedim, kimse görmedi. Zannımca farazi bir proje o.

Şehir hastanesi denilen, Başbakan’ın hayalim dediği şey… Samanlı’ya yapılması planlanıyordu ama iptal ettiler lokasyon seçimi nedeniyle. Daha yeni bir lokasyon seçimi gündeme gelmedi. Yalnızca Recep Akdağ, Meclis’teki bir konuşmada “Yunuseli…” Demiş idi. Ondan sonrasının ne olduğunu bilmiyoruz.

* O da yalan oldu!

Şehir hastanesiyle ilgili tek sorun yer seçimi değil. Bakın şu ana kadar kesinleşmiş 8 tane şehir hastanesi var. Şehir hastanelerinin sabit yatırım tutarları ve ödenecek kiralar söz konusu olduğunda, 8 hastane için 26 Milyar 500 milyon lira fazla para ödenecek. 26 milyar küçük gelebilir, eskinin katrilyonudur! Şöyle bir örnek vereyim; Kayseri’de sabit yatırım tutarı 427 Milyon olan, 1400 yataklı bir hastane düşünün… İhalesi 28 yıl boyunca, yılda 137 milyon lira kira ödenmek koşuluyla verildi. Kabaca, 3 yıllık kira bedeliyle bunun tamamını yapabiliyorsunuz. Niye 28 yıl kiraya veriyorsunuz? Fazladan harcanacak para, 3 milyar 15 milyon Lira. Kimin cebinden çıkacak bu? Bizim cebimizden çıkacak. Bu kadar yabancı sermayeye, inşaat şirketlerine, tıbbi şirketlere ve bankalara kaynak aktarmak Cumhuriyet Tarihi’nde görülmemiştir! Bunun 30’a kadar çıkacağı söyleniyor. 8 hastaneyi 30’a çıkardıklarında aynı rakamlar geçerli olacaksa, Sağlık Bakanlığı bütçesini aşan kiralama rakamlarıyla karşı karşıya kalacağız. Korkunç bir şey! 500 Milyona mal edeceksiniz 3.5 Milyar ödüyorsunuz. Neden?

* Özel sektöre kaynak aktarımı mı?

Evet! Kayseri Devlet Hastanesi’nin yılda 138 Milyon lira kira ödemesi kendi döner sermayesinden mümkün değil. Ne olacak? Bir takım güvenceler sıralanmış. İhaleyi almak üzere giren şirket soruyor:  % 70 doluluk oranı öngörmüşsünüz, peki hastaneler % 70’in altında kalırsa ne olacak? Bakanlık cevap veriyor: Eğer altında kalırsa, idare rakamları garanti altına almaktadır. Bu kadar güzel bir ihale yöntemi. Öyle bir şey ki, devlet kirayı ödeyecek, hastane döner sermayesinden eğer kirayı ödeyemezse, oradaki tıbbi hizmetleri bu ihaleyi alan tıbbi şirketlere devredecekler. Şirketlerde yatak doluluk oranı % 70’in altına düşerse, ki Türkiye’de şu anda %70 dolu olan hiçbir hastane yok. O zaman devlet aradaki farkı şirkete ödeyecek. Bu arada bu şirketlere, hastanelerin yemek, temizlik, güvenlik, tıbbi görüntüleme, çiçekçi, taksi, ulaşım gibi bütün hizmetlerini de veriyorlar.

* Bu sağlığın tamamen özelleşmesi!

Bence sağlığın özelleşmesi sözcüğü bile yetersiz kalıyor. Bu tamamen emparyalizmin sağlık alanından Türkiye’yi sömürmesi! Çünkü bu kadar yüksek kaynağı yerli sermayedarlar aracılığıyla bu alana aktarmak mümkün değil. Birileri gelecek, parayı yatıracak,  ülkeyi çok ciddi bir kaotik bir ortama sürükleyecek! Burada çalışan insanlar açısından bakıldığında, yabancı dil bilmeler falan gibi bir takım özellikler de var. Muhtemelen sağlık turizmi diye ülkemize lanse ettikleri, küresel Kapitalizm’in sağlık alanından yeni bir kar alanını bunlarla da çözmeye çalışacaklar. Yakında başka ülkelerden hasta getirip, şehir hastaneleri aracılığıyla o hastalara bakıp, karlarını 3’e katlayan bir süreç yönetebilirler. Beni işin o bölümü çok fazla ilgilendirmiyor. Özel sektör yurtdışından hasta getirip, burada bakıp, kar edebilecekse helal olsun. Buna hiç itiraz etmem. Ama kamu kaynaklarını buraya aktarıp birilerini zengin edeceksek, buna itiraz ederim! Çünkü bu ülkede gerçekten ciddi sıkıntı yaşayan insanlar var. Bankadaki emekli maaşından kalan 9 lirayı bankamatikten çekemediği için, içeri girip sırada bekleyen ve “kızım ben bu parayı istiyorum” diyenlere tanık olmuş birisi olarak söylüyorum. Veznedeki kız da, “babacım 1 lira ver” dediğinde, “Param yok!” Diyen insanlar gördüm. Evinden oraya da yürüyerek gelmiş o parayı alabilmek için. Bu durumda emeklilerin olduğu, milyonlarca insanın genel sağlık sigortası dışından prim borçlusu olduğu için sağlık hizmetlerinden yararlanamadığı, pek çok insanın 295 liradan biraz fazla geliri olduğu ve prim ödeyemediği için genel sağlık sigortası olmadığı bir ülkede, siz tutup da, böyle lüksler içinde, “Efendim işte tedavi olurken aynı zamanda yüzecekler. Biz onlara her türlü olanağı götüreceğiz!” Laflarıyla bu işler olmaz, olmadığını da görüyoruz zaten! Eğer olur diyorlarsa bir akşam gelsinler Şevket Yılmaz Hastanesi’nin acilinin önündeki kuyruğa bir baksınlar. O insanlar niye orada bekliyor? Bir akşam gelsinler, Dört Çelik Çocuk Hastanesi’nin önündeki kuyruğa baksınlar! O çocuklar anneleri ve babalarıyla ne bekliyor? Ondan sonra bunları konuşalım. Bence Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kaynak aktarım operasyonudur. Bizim bunu kabul edip onaylamamız doğru değil. Ne yapacaksınız? Diye soracaksınız.

* Evet. Aynen bunu soracağım.

Meclis’ten yeni kanun da geçirdiler. Şunu yapacağız: O kanunun altında imzası olan herkesin vicdanlarıyla bu kararı verip vermediklerini toplum önünde söylemeleri için çağrıda bulunacağız. Çünkü her şey bittiyse bile bir vicdan sorunu olduğu çok açık.

* En azından vicdana çağıracaksınız.

İşte bunlara baksınlar, ben vicdanımla karar verdim desinler. Evet, ben Bursa’daki hastanelerin kapatılmasına onay verdim desinler. Sonra şu yanıtıda versinler: Zübeyde Hanım Doğum Evi kapatıldığında bunun arkası ne olacak? Çekirge Çocuk Hastanesi tamamen kaldırıldığında ne olacak? Onkoloji kapatıldığında ne olacak? Yüksek İhtisas Hastanesi kapatıldığında ne olacak? Onu hemen o bölgede bulunan özel bir hastaneyemi çevirecekler? Yoksa gerçekten kamu kaynakları başka şekilde mi değerlendirelecek? Bu olacak iş değil!

* Bu aynı zamanda sosyal devletin iflasının da ilanıdır!

Kesinlikle!

 

***************

 

“TIP FAKÜLTELERİNDEKİ EĞİTİM ARTIK ÇOK DAHA KÖTÜ!”

 

* Yeni Bakan göreve geldikten sonra üniversite hocalarına bir çağrı yaptı geri dönün diye? Bi gidin, bi gelin… Nasıl olacak bu iş?

Bu konuda bir fıkra var ama terbiyem el vermiyor, anlatamayacağım. Eğer buraya dönecektiysek bu sıkıntı neden yaşandı?

* Kapalı anlatımınız bile okurda fıkraya dair gereken çağrışımı yapmıştır.

O zaman da söylemiştik, şimdi de söylüyoruz, Recep Akdağ’ın adını “Tam gün” diye çıkardığı yasa gerçekten tam günlü değildi. Ancak tıp fakültelerindeki özel muayene ve özel ameliyat meselelerinin ortadan kaldırılması alkışlanacak bir tutumdur. Ben bunu her yerde söylüyorum ve söylediğim için bazı meslektaşlarımla sıkıntılar yaşadığım da oldu.

*Ağzınıza sağlık bu arada…

Özel muayene ve özel ameliyat parasının tekrar geri getirilmesi bir takım yurttaşların bu hizmete erişmesini engeller. Dolayısıyla bunu tekrar geri getirmenin bir anlamı yok. Bakan çıkıp “Fakültelerden ayrılanlar geri dönsün” dediğinde de ben hiç samimi bulmadım. O insanları oradan ayıran nedenlerle onları geri dönmeye ikna edecek seçenekleri, çözümleri masaya yatırıp tartışmak lazım. Bence bu konuda yalnızca Sağlık Bakanı’nın değil hükümetin, YÖK’ün ve bizim de tartışmamız gereken nokta yanlış. Tartışmamız gereken yer şu olmalıdır; Tıp fakülteleri hasta muayene edip, tedavi eden yer değildir. Bu yanlıştan hepimizin kurtulması lazım.

* Peki nedir?

Tıp fakültesi, tıp fakültesi öğrencisi ve uzmanlık öğrencisi yetiştiren yer olmalıdır. Biz tıp fakültelerine kaliteli hizmet sunan yerler diye bakmayı sürdürdükçe, orasıyla ilgili bu açmazlar artacak. Tıp fakültesi tabi ki kaliteli hizmet sunmalıdır. Ama asıl işi öğrenci yetiştirmektir, asistan yetiştirmektir. Performansa dayalı ödeme sistemi tıp fakültesine geldiğinden beri 2 yıllık bir süreçten söz ediyorum… Öncesinde de çok kötü olan tıp eğitimi ile ilgili olan sorunlar artık çok daha kötü bir seviyeye gelmiştir. Klinisyenlerin öğrenci ve asistanlara ayıracağı sürede ciddi bir azalma olduğunu, asıl meselenin hasta bakmak ameliyat yapmak olduğunu görüyoruz.

* Çünkü parça başı!

Evet! Bu performans denilen sistemi bile getirerek büyük bir sıkıntı yaşandı, bu yalnızca tıp fakültelerinde geçerli değil. Devlet hastaneleri için de söylüyorum. Şimdi tekrar hoca hasta baksın, hasta hocaya para versin meselesi kabul edilecek gibi değil. Biz buna tutumumuzda bir değişiklik olmadan karşı çıkacağız. Bizi dinleyen olur mu? Bilmem. Ama topluma bir mesajım var: Eğer bir gün ciddi bir sorunları olursa, karşılarına çıkan hekimin niteliğiyle alakalı sıkıntı yaşamak istemiyorlarsa, tıp fakültelerine sahip çıksınlar. Yok benim için fark etmez diyorlarsa, o zaman yapacak bir şey yok. Bu düzen böyle devam etsin gitsin. Ama tıp fakültelerinde önceden de var olan nitelik sorunu düzeleceği yerde daha da kötüye gidiyor.

* Hiçbir tıp fakültesi rektörünün de çıkıp böyle bir öz eleştiri yaptığına tanık olmuyoruz. Neden, “Biz çocuklarımıza nitelikli eğitim veremiyoruz! Riskli işler olabilir yarın bir gün!” Demiyorlar? Bu onların sorumluluğunda değil mi?

Maalesef bu sorunun muhatabı olmadığım için bir şey söyleyemiyorum. Hiçbir şey söyleme şansım yok. Lakin bu ülkedeki herhangi bir tıp fakültesinin rektörü az önce söylediklerimi açık olarak söylemese bile hissetmemesi mümkün değil. Yaptığımız çalıştaylarda öğrencilerimiz ve asistanlarımızın verdiği dramatik örnekler var. Bazı fakültelerde bazı anabilim dallarında öğrenciler, o anabilim dalındaki hocayı hiç görmeden staj bitiriyorlar! Daha başka bir şey sölemeye gerek var mı ? Anabilim dalındaki bir hocayla öğrencinin buluşmaması söz konusu olabilir mi? Olamaz ama önümüzde örnekler var.

* Hoca ne işle meşgul?

Hoca hastanede hasta bakıyor, ameliyat yapıyor!

* Ancak burada meslek etiğini de sorgulamak lazım. Hükümetin yanlış politikaları kadar, bu yanlış politikalardan nemalanmaya çalışan tıp insanlarının para hırsına endekslenmiş tutumunu da masaya yatırmak lazım.

Kesinlikle katılıyorum size. Biz mücadelemizi sistem üzerine odaklıyoruz. Bir yandan sistemle mücadele ederken, sistemin içine düşen meslektaşlarımız hakkında da gerekli işlemleri yapmaya çalışıyoruz. Ama şunu bilmek lazım, bu cezalandırma yöntemiyle çözülecek bir şey değil. Eğer biz hekimlik uygulamaları sırasında, tıp fakültesi birinci sınıf öğrencisini, hekimlik meslek etiğine uygun olarak yetiştiremezsek, daha ilk sınıfındayken ne kadar para kazanacağını düşünen hekimler yetiştirip, kötü örneklerle buluşturursak bu düzeni hekimlerin cezalandırmasıyla iyileştirmek bence mümkün değil. O yüzden hem sistemi, hem eğitimi, hem de istihdamı ortak düzlem üzerinden tartışmamız lazım.

 

****************

 

VE SAĞLIKTA ŞİDDET!

* Zaman zaman hekime yönelik şiddet haberleri gündeme geliyor. Bunun sebep-sonuç ilişkisine baktığımızda sistem ne oranda tetikleyici?

Hekim-hasta ilişkisinde bir iktidar var. Bu iktidarda söz sahibi olan uzun zamandır hekimlerdi. Tarihsel sürece bakarsanız, hekimin söz sahibi olmasının haksız yanları da vardı. Karşısına yeterince bilgi sahibi olmayan bir hasta geldiğinde hekim, “Benim dediğim olacak” yaklaşımıyla geleneksel hekimlik modelinde idi. Ama geleneksel hekimlik modeli çağdaş hekimlik modeline kaydıkça, bu hizmetin aslında sadece hekim tarafından değil ekip tarafından üretilen bir hizmet olduğu anlaşıldıkça, tedavi edilmenin değil hastalanmamanın daha önemli olduğu toplumların zihniyetinde yer aldıkça bu sorunda bir miktar azalma görülmüştü. Buna en iyi örnek İskandinav ülkeleridir. Orada hekim hasta ile daha eşit konumda ama bizim bilgi asimetrisi dediğimiz konuda daha fazla bilgi sahibi olması nedeniyle hekime duyulan saygı ile kabulleniş söz konusu. Bize geldiğimizd,e Sağlıkta Dönüşüm Programı ile Sağlık Bakanlığı sağlıktaki birinci hedefi toplumun memnuniyeti olarak açıklayınca, bu iktidar ilişkisinde hekimleri hedef göstermiş oldu. Hastalara dedi ki: “Ben sana her türlü kaynağı açıyorum. Bundan sonra bu hizmetten faydalanmanın önünde en ufak bir sıkıntı yaşarsan bunun nedeni Başbakan’ın değimiyle ‘Enjeksiyon bile yapmayı bilmeyen beceriksiz hekimlerdir!’” Hastaların, özellikle de kendini ‘öteki’ gibi hisseden hastaların iktidara gelmiş gibi hissedip yanılsamasıyla bu ilişkiden kendini ötekileşmeden kurtarmaya çalıştı. Ama burada şunu tartışmayı beceremedik, Sağlık alanında yaşanan sorunların ne kadarı hekimden, ne kadarı sistemden kaynaklanıyor? Dramatik bir örnek vereyim, 2 gün önce bir hasta yakını kardeşine yeterince hizmet verilmediğini iddia ederek, arabasına atlayıp acil servisin kapısına çarpmak suretiyle içeri giriyor. Doktora kızmış! Bunu sosyolojik olarak tahlil etmek lazım. Doktora kızgınlığını arabasıyla acil servise girerek dışa vuran bireyi nasıl açıklayacağız? Bu aslında sisteme, hastaneye, doktora hatta kendi aracına zarar veren bir tutum. Bu iktidar ilişkisinde insanlar uç noktalara savrulmuş durumdalar. Ben hekime şiddet vakalarında hasta yakınlarıyla sinirleri geçtikten sonra konuşma imkanı buldum. En az 15-20 kişiyle konuşma şansım oldu. 1-2 tanesini dışarıda tutuyorum, çünkü onlar şiddet eğilimli insanlar olarak nitelenebilir ama geri kalanların tamamı, sonradan ne yaptıklarını sorgular haldeydiler. Çocuğu nedeniyle bir doktor hanıma saldıran baba, olayın sonrasında böyle bir şeyi yaptığını konuşurken bile çok utanıyordu. O olayda baba, acil serviste çocuğunu doktora gösteriyor. Ardından ikinci bir doktora daha göstermek istiyor. Bu sırada acil servis ekibi bir trafik kazası ile uğraşıyor. Çocuğun babası da 2-3 saat boyunca doktorların uğraşını izliyor. Doktorlar bırakın çay molasını, tuvalete bile gidememişler o sırada. Baba sonunda bakıyor ki acil servisin yoğunluğu bitmeyecek, doktorun yanına gidip onu tartaklamaya başlıyor. Sonra soruyorum: “Bu eylemde ne elde etmeye çalıştın?” baba cevap veriyor: “Bilmiyorum. Benim yanıma gelmemesinin sorumlusu olarak onu gördüm. Sanki o karar veriyordu benim yanıma gelmemeye.” Diyorum ki: “Senin yanına gelebilecek zamanı var mıydı? Mesela bir boşluk yakaladı da acilden dışarı mı çıktı? O arada çay mı içti? Ya da tuvalete gidebildi mi? ” Baba cevap veriyor: “Hayır sürekli hastalarla ilgilendi.” Peki niye böyle bir şey yaptın? Diyorum cevap veremiyor. Aslında hasta bilinç altından kendini yöneten insanların çizgisinden ilerliyor. Ne diyor yönetim? “Eğer bir sorun varsa o sorunun kaynağı doktor!”

* O zaman bu şiddet bitmez. Sizin saydığınız sebepler, insanların oradaki ruh hali… Allah göstermesin, insanın başına böyle bir şey geldiğinde, bu sistemin sorunu mudur? Yoksa doktorun mu? Diye muhakeme yapamayabilir.

Özlem Hanım anahtar sözcük şudur: Eğer bir hekim hastasına ayırması gereken süreyi ayıramazsa biz hiçbir sorunu çözemeyiz.

***********

 

PERFORMANSA KURBAN GİDEN HASTALAR!

* Yine sizinle konuşup yazmıştık, günde 100’den fazla dahiliye muayenesi yapan hekimleri!

Özel örneklere girmeyelim ama, bir göz polikiliniğinde 5 dakikada bir randevu veriliyorsa bu olmaz. Ben Dünya Sağlık Örgütü’nün toplantısına gittim geçen sene Rusya’ya. Dünya Sağlık Örgütü bizleri Rusya’daki sağlık sistemini yerinde göstermek için bir takım kurumlara götürdü. Orada sordum, günde kaç hasta muayene ediyorsunuz? Diye. “Bizde sınır vardır. Günde en fazla 12 hastaya randevu verilir. Çünkü biliyorsunuz ki, bir hastaya en az yarım saat zaman ayırmak gerekir. Ama dedi göz hastalarına daha fazla zaman ayırmak gerekir. Çünkü göz tansiyonuna bakılacak, bir takım başka testler yapılacak.” Diye yanıt geldi. Bizim doktorlarımız günde 60 hasta bakmışlarsa “Bugün az hasta baktık, ne iyi” diyorlar. Geçen ay Amerika’da bir makale yayınlandı. Amerikalı doktorlar hastalarına az zaman ayırmaktan ve az zaman ayırdıkları için koydukları tanı ile verdikleri tedavinin etkinliğinden şüphe duymaktan rahatsızlar. Kim bu doktorlar? %60 ’ından fazlası haftada 100 hastadan az hasta bakan doktorlar. Yeterince zaman ayıramazsak bizim hizmetimizin kalitesi bozulur diyorlar.

* Türkiye’de böyle bir doktor grubu var mı? Ben çok hasta bakıyorum, hastalara ayırdığım süre yeterli değil, bundan çok rahatsız oluyorum diyen kaç kişi var?

Kesinlikle var. Rakam veremem ama şundan emin olun ki, kesinlikle var. Sırf bu yüzden odaya gelip, bizi daha etkin olmaya çağıran arkadaşlarımız var. Biz Bursa Tabipler Odası olarak meslektaşlarımızı bir hastaya en az 20 dakika ayırmaya çağırıyoruz. Bazen yabancı konuklarla konuşma fırsatımız oluyor, onlar şaşırıyorlar bu çağrımıza. Zaten bundan azı olamaz diye düşünüyorlar. Eğer biz bunu yapamazsak hiçbir şeyi başaramayız. Neden? Çünkü hasta önce hekime güvenmek zorunda. Eğer hekim hastayla arasında güven ilişkisi sağlayamazsa o ilişkiden bir sağlık hizmeti çıkmaz. Güven sağlamanın yolu karşınızdakini dinleyip anlamaktan geçer. Dinleyeceğiz, hastanın gözüne bakacağız, sonra hastalığının öyküsünü alacağız, doğru düzgün bir fizik muayene yapacağız, bir takım tetkikler isteyeceğiz, o tetkikleri neden istediğimizi açıklayacağız, hangi ön tanıları koyduğumuzu nedenleriyle beraber açıklayacağız, tetkik sonuçlarına göre tanımızı daraltacağız, reçetesini düzenleyeceğiz, reçetedeki tedavi yöntemlerini hastaya açıklayacağız, sorularını kabul edeceğiz, ayağa kalkarak elini sıkıp kontrol tarihini söyleyip yolcu edeceğiz.

* Fantazi yapıyorsunuz!

Hayır, bu hekimliktir. Kendimizi hastanın yerine koyalım. 5 dakika içerisinde adın, soyadın, şikayetin, alsana reçeten dersek, hasta başka bir hekime gider. Çünkü 5 dakikalık sürenin hastayı tatmin etme şansı sıfırdır. Bu gün salgın hastalık gibi birden çok hekime gidilmesinin sebeplerinden birisi budur. Bu bence çok dramatik. Bu sağlık hizmetlerinin verimsiz, kötü kullanımıdır. Yanlıştır. Bu kadar az hekimle bu kadar iş yükünü bir araya getirdiğimizde, buradan ne hekimi ne hastayı tatmin eden bir sonuç çıkmaz. Göstergelerimize de böyle yansıyor zaten. Her ne kadar Bakanlık her şey güllük gülistanlık gibi açıklasa da, aynen kızamıkta olduğu gibi, aynen sıtmada olduğu gibi “Sıtmayı sıfıra indirdik” diyip, ertesi gün Mardin’e sıtma salgınına ekip göndermek zorunda kalırsınız. O yüzden şeffaflık ve hesap verebilmek demokrasinin bizim ülkemizde unutulmuş çok önemli ayağı. Sağlık hizmetlerine de bunu getirmek lazım. Yoksa Türkiye bir yandan sağlık hizmetlerine erişimde problem yaşayan, bir yandan hizmetin çok pahalılaştığı, öte yandan da ne yazık ki hizmetin kalitesinin hastanın kafasında soru işareti olarak kaldığı bir sağlık sistemini gündeme getirmiş durumdadır.

* İdealize ettiğiniz biz sağlık sistemi var mı dünyada?

Şöyle söyleyebilirim, Türkiye’de 60’lı yıllarda yasalaşan Sosyalleştirme Yasası yanlış ve eksik yönlerinden arındırılıp, kamucu bir sistematikle uygulanmaya devam edilseydi, Türkiye’nin pek çok sorununun çözülmesi sağlanabilirdi. Buna en yakın sistemlerden bir tanesi Küba’daki sistemdir. Bir tanesi İngiltere’deki sistemdir, bir tanesi Danimarka’daki sistemdir, bir tanesi Finlandiya’daki sistemdir.

*O sistemler nasıl? Ne yapılıyor oralarda?

Sistemin odaklandığı kavram, insanların hasta olunca tedavi edilmesi değil, hasta olmamasıdır. Koruyucu hekimlik yani. Bizim ülkemizde koruyucu hekimliği ön plana çıkarmak için öncelikle birinci basamak sağlık kurumları lazım. Eskiden sağlık ocakları vardı. Şimdi Aile Sağlığı Merkez’leri yoluyla Aile Hekimliği diye bir sistem getirildi ama bizdeki sistem birinci basamağı güçlendirmekten uzaktır. Çünkü tedavi edici hizmet odaklıdır. Sistemin en önemli zaaflarından birisi, hekimin kendi listesine kayıtlı insan sayısı odaklı para almasıdır. 3000 kişi listenizde olunca başka ücret alıyorsunuz, 4000 kişi listenizdeyse başka ücret alıyorsunuz. Durum böyle olunca, sistem sizi listenize 4000 kişi kaydetmeye itiyor. Oysa 4000 kişiye bir hekimin hizmet vermesi söz konusu değil. Küba’dan örnek vereyim, Küba’da aile hekimlerine maksimum 700 kişi verirler. 800 değil. Ama o aile hekimi, 700 ailenin her şeyi ile ilgilenir, hatta hastaneye gitmesi gerektiğinde hastaneden randevusunu alıp kendisi götürür, her gün de hastaneye gidip ziyaret eder yatan hastası varsa.

* Yok artık!

Ben gördüm. Bu mümkündür, Türkiye’nin insan gücü de buna yatkındır ama birinci basamağı güçlendirmenin şöyle bir riski var iktidarlar açısından: Birinci basamağı güçlendirirseniz, sağlığı piyasalaştıramazsınız. İnsanlar daha az hastalanıp, daha az ilaç tüketir. Nemalananlar azalır. Dolayısla Türkiye sosyalleştirmeden ümidini kesip, Aile Hekimliği adı verilen, birinci basamağın ticarileşmesine olanak sağlayan bu sisteme geçişle, verimlilik ilkesinden ödün vermiştir. Sistemin geri kalanına bakalım, güçlü bir  birinci basamak, diyelim ki Türkiye şartlarında bir hekime 2000 kişi düşsün. Aile hekimlerinin şimdiki ücretlendirme modeli yerine kamu modelli ücretlendirilmesi, yine performans sistemi ancak bugünkü sistem gibi değil. Bugünkü sisteme makyaj yapmak için adına performans sistemi deniliyor. Bu performans değil, hizmet başına ödeme sistemidir. Oysa performans şöyle bir şeydir: Örneğin İngiltere birinci basamakta performansı, şeker hastalarının kan şekeri düzeyini baz alarak değerlendirir. Hekimin performansı düşük diye eksik para almaz, yüksek diye fazla para almaz. Performansına bakılır, düşükse neden düşük diye bir araştırma başlatılır ve bir eğitim sürecine zorunlu olarak tabi tutulur. Sağlıkta mutlaka performans sistemi olmalıdır, bende öyle düşünüyorum. Ama bunu ücretle ödüllendirme, ya da ücretle cezalandırma gibi kavramlar bence insani de değil, doğru da değil! Yeri gelmişken söyleyeyim, sağlık alanında rekabet anlamına gelecek her şeyi bizim reddetmemiz lazım. Yoksa hasta ile aramızda bilgi asimetrisi olduğu için hastayı yanlış yönlendirme riski hep karşımızda olur. İki hekim düşünün, birinden birini tercih edeceksiniz. Birinin ağzı çok laf yapıyor. Diğeri öyle değil. Ama ölçüt bu değildir.  Dolayısıyla sistem bunları ortadan kaldıracak nitelikte olmalıdır. İkincisi, kişiler elini kolunu sallayarak tıp fakültesine gidememelidir. Çünkü tıp fakültesine asıl ihtiyacı olan insanların hizmete erişimi konusunda sıkıntılar var. Biz bunu çok yaşıyoruz. Hastalar öncelikle aile hekimine gidecek, o çözemiyorsa yataksız tedavi kurumları olan polikliniklere gidecek, o da çözemiyorsa ikinci basamak olan kamu hastanelerine gidecek. Şayet o da çözemiyorsa üçüncü basamağa gidecek. Eğer biz bu silsileyi yaratamazsak, verimliliği gündeme getirme şansımız yok. Sistem kabaca böyle diyebiliriz. Bir de, sistemin şöyle bir özelliğinin olması lazım: İnsanlar hizmetten yararlanmak istediğinde para istemeyeceksiniz. Yoksa bu hizmetten yararlanmayı etkiler. Biz Sayın Bakan’a bunu söylediğimizde, Recep Akdağ’dan bahsediyorum… “Devlet hastanesinde bir muayeneye gittiğinizde en fazla 30 lira veriyorsunuz. Bunda abartılacak bir şey yok.” Diyordu. Kendisi yüksek maaşlar aldığı için 30 lirayı önemli bulmayabilir ama bu ülkenin yoksulları açısından 3-5 liranın bile önemi var! Dolayısıyla hizmete ihtiyacı olanın yararlanması sırasında para talebinin olmaması gerekir. Bugün İskoçya’da gözlük reçetesi de dahil olmak üzere, herhangi bir tıbbi malzeme için %10, %20 katkı payı bile alınmaz. Ama sistem öyle oturmuştur ki, insanlar da bunu kötüye kullanmaz. Bizim bunu yapmamızın yolu sistemi iyi oturtmak, kamusal denetimi ön plana çıkarmaktır.

Geçenlerde başımıza gelen bir olay anlatayım size; Bir tüberküloz (verem) hastası, bir aya yakındır hastanede yatıyor. Hastane yönetimi ise hastaneden çıkmasını istiyor. Kimsesiz bir insan. Neden? Çünkü hastanede yatması, hastane kasasını eksi bakiyeye geçiriyor. Biz kamu hastanelerini döner sermayeleri ile ayakta duran ve kar etmek isteyen hastaneler olarak algılarsak, verem neden yayılıyor diye sorma hakkımız olmaz. Bu ülkede eşitlik, hakkaniyet nerde diye hiç tartışmayalım. Bunu çok uzun ve farklı örneklerle tartışabiliriz ama gerçek olan şudur: Eğer biz gerçekten sağlığın en temel hak olduğuna inanıyorsak ve her yurttaşa eşit gözle bakıyorsak, bu gün ülkedeki sağlık çok kötüdür! Çünkü bu iki özelliği de göz ardı etmektedir. Bizim de itirazımız bunadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.